Mehmet Alikişioğlu / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Mehmet Alikişioğlu / Yazar

Oklava’nın kılıfı

08 Nisan 2013 Pazartesi 00:01

Ülkeler, bazen ortak çıkarları olunca, hemen anlaşabiliyorlar. Bazen de Sam Amca’nın burnu işin içine giriyor. O zaman da mecburen uzlaşılıyor. Aksi takdirde Mr. Sam, acımıyor valla. “Bahar geldi” diyor. “Demokrasi getirdim” diyor. Aslında kimse bu palavraları yutmuyor da. Yutuyormuş gibi yapıyor. Yapmazsan veya boyun eğmezsen, koltuk gidecek. Koltuk giderse, yandık o zaman! Eğer çok direnç olursa, bir bakmışsın darbe; bir bakmışsın bir terör örgütü peydahlamış, Sam Amca. Her şartta o kazanıyor. Sana da silah satıyor ona da. Sonra, şartlar değişiyor. Haydi bakayım, “şimdi de barışın” diyor. Arkadaş, biz zaten küs değildik. Sen bozdun aramızı da diyemeyeceğine göre, bu sefer de barışma numaraları. Fakat, durum çok zor. Televizyonlar tamam, radyolar zaten bitmiş. Gazeteler, milletin kafasını karıştıracak kadar sertleşemiyor. O zaman geriye sosyal medya kalıyor. Orayı sustursan, yetmez ama, hani; diyelim oldu. Geriye cep telefonları var. Dijital ortamı engellesen, oyun teknolojisi, onu yasaklasan; çeneler durmuyor. Bilgisiz beyin ne üretecek? Paranoya üretiyor komplo masalları yazıyor. Ne hikayeler; ne senaryolar, artık şüphecilik uydurukçuluk zirvelerde. Gülsen, mevzu ciddi. Gülmesen, olmuyor. Halkın büyük bölümü 1970’lerin parlamento muhabirlerini geçmiş durumda. Gündüz; kendi arkadaş çevresinde, yarattığı senaryoları, akşam evde geliştiriyor. Bir süre sonra, anormal bir durum çıkıyor ortaya. Kendi attığımız palavralara kendimiz inanıyor hale geliyoruz. Bir gün bu yalanlar idealize olup; ideali uğruna ölenler bile çıkabilir. Bazıları buna; “cinnet anı” ya da “toplumsal akıl tutulması” dese de yalan. Ben, hiç öyle akıllara zarar bir şey göremiyorum ortada. Sadece yalancı insan sayısı biraz arttı hepsi o. Ve çok geveze bir millet haline geldik. Vıdır vıdır konuşuyoruz. Bilgi milgi yok. Salla sallayabildiğin kadar. Atış serbest. Böyle, deniz kenarında kayalara oturup aval aval suya taş atmak gibi. Herhalde kıçımızı kayaya yaslayıp; arkayı sağlama alınca; atalarımızdan aldığımız seferi ruhumuz canlanıyor. Barış yapıyoruz diyoruz. Savaşır gibi olmasa da boğuşuyoruz nefes nefese. Bağıran çağıran; sayan söven. İşin romantik bir tarafı da var. Bir de mektup olayı var. Oradan oraya; kabile haberleşmesi gibi. O, ona yazıyor. Öbürü mektubu alıyor. Yanlarında biri var. Var mı yok mu? O da belli değil. Olsa ne olur olmasa da. Oklava kılıfından çıkmış; ya “Hamur”a ya “Habur”a; bir yere bulaşacak. Gezen tozan; ne dediği anlaşılmaz birileri, bir yere su taşıyor. Bir grup partili; Diyarbakır’a gidiyor. “Bu şirin yere ilk kez geldim; halkı da çok sempatik diye” açıklamalar yapıyor. Duyan da sanar ki; bu parlamenter kardeşlerimiz; Ankara’da hiç Diyarbakır’lı görmemiş veya tanışmamış. Bir de kötü oyuncular. Rolün hakkını da veremiyorlar. Gerçi, Hollwood filmine; yerli kurgu ve senaryo bu kadar olabilir. Bu, yerli dizilileri yazan, oyuncu seçen ne yapıyor; nasıl milyonları ekrana bağlıyorsa; bağlama aynı. Bağlamacı biraz daha sert vuruyor tellere; hepsi o. Sam Emmi’yi dellendirmeyelim. Artık “Go Home” diyecek birileri de yok etrafta. Şapa oturabiliriz ha!

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA