Rıza Zelyut / Gazeteci /Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Rıza Zelyut / Gazeteci /Yazar

Osmanlıca öğretemezsin

11 Aralık 2014 Perşembe 15:30

Türkiye’yi “Yeni Türkiye” sloganı ile “Yeni Orta Çağ”a götürmeye çalışan kadro, şimdi tuttu, herkese Osmanlıca öğretmeye kalkışıyor.

Halbuki Osmanlıca’nın öğrenileceği ortam tarihin çöplüğüne atılmıştır. Çünkü:

*Osmanlıca, bir dil değildir; sadece Osmanlı feodal sınıfının kullandığı jargondur. Eskiden Türk milletinin başına bela olan devşirme-dönme ekibinin özel dilidir.  Şimdi o özel/ayrıcalıklı sınıf da onları besleyen feodal din devleti de yıkılıp gitmiştir. Osmanlıca’nın kullanılacağı bir alan kalmamıştır. Onun yerine milletin asıl dili olan arı-duru Türkçe vardır.

*Osmanlıca bugün artık tamamen anlaşılmaz ve gereksiz hale gelmiştir. 

İşte 16. Yüzyıl’ın saray şairi Bakî’den bir beyt:

“Ey pabend-i damgeh-i kayd-ı nam ü neng

Takey heva-i meşgale-i dehr-i bîdireng”

Bunu, Tayyip Erdoğan anlayamacaktır. Hatta Prof. unvanlı tarihçi başbakanımız da anlayamayacaktır.  Şairin burada dediği özetle şudur: Ey şan ve şöhret peşinde koşarken bunun tuzağına düşen kişi! Sendeki şu ölümlü dünya işlerine (mal-mülk-servet) ilişkin bu sonu gelmeyen istekler ne zamana kadar sürecek? (Sanki AKP kadrolarına mı seslenmiş ne?)

Bu beyt başka başka biçimlerde de günümüz Türkçesine aktarılabilir.

Bir de aynı dönemde Osmanlı yöneticilerinin düşman olduğu başka bir şairin (Pir Sultan Abdal) yazdığı şu dizelere bakın:

“Eğil bir yol ak gerdandan öpeyim

Beri gel ey benli dilber beri gel.”

Şimdi söyleyin: Siz Bakî Efendi’nin Osmanlıca’sını mı yoksa Kızılbaş diye asılan Türkman ozanı Pir Sultan’ın Türkçesini mi istiyorsunuz? Atatürk, Pir Sultan’ın dilini seçmişti, Tayyip Erdoğan ise Baki’cilik, Nergisîcilik peşinde koşuyor.

Hadi cevap verin Osmanlıcılar: Millî iradeyi bu iki ozandan hangisinin dili temsil ediyor? Bakî’nin dili mi Pir Sultan’ın dili mi?

Ayrıca, Osmanlıca kavgası başlatan Tayyip Bey kürsülerden Osmanlıca mı konuşuyor yoksa Türkçe mi?

OKU DA ANLAT BAKALIM

Şimdi size bir de Osmanlı tarihçisi (vakanüvis) olan Esad Efendi’nin tarihinden sadece bir cümle yazıyorum. Hem de Osmanlı alfabesi ile değil günümüz alfabesiyle:

“Beşir-i muma ileyh seyr-i serî ile Silistre’ye vusul ve meclis-i müşarun ileyhe medar-ı duhul bulup hamil olduğı hatt-ı hümayunu  ita birle isal-i nüvid-i sadaret ile ibşar ve müşrünileyh  dahi  maslahatı birader-i kihteri Halil Bey’e ifade ile malik-i  gencine-i terfih ve adem-i teşhirini badettenbih Tatar heyetinde şeb-hengamrehvar süvar ve haseki ile…”

Yukarıdaki Osmanlıca cümle daha bitmedi ama biz kısa kestik.

Peki siz bir şey anladınız mı? Hayır. 

Osmanlı, Osmanlı diye bağıranlar anlar mı?

Hayır…

Çünkü Osmanlıca, Arapça ve Farsça’dan aldığı kelimeleri Türk cümle kuruluşuna göre dizen gösterişçi âlimlerin kullandığı bir özel dil, yani jargondur. Bu dili kullananlar Osmanlı Devleti içinde yüzde bir bile değildir. 

OKUYAMAZSINIZ

Bu Osmanlıcı gericiler ile Osmanlıca’nın ne olduğunu hiç bilmeyen sözde aydın ve sözde yazarlar ikide bir, “Harf devrimi ile bir gecede bir milletin kültürü katledildi!” biçiminde herzeler savuruyorlar. 

Eski yazı denilen Osmanlı alfabesini öğrenmek dünyanın en zor işidir. Bu yüzden de halk arasında okur yazarlık 600 sene boyunca hiç yaygınlaşamamıştır. Atatürk de halkın genelinin anlayacağı bir alfabe kullanmak ve eğitimi halka indirmek için ilkel Arap alfabesini değiştirmiştir. Bu değiştirmenin dinle hiç ilgisi yoktur.

Eski yazı, bizim dilimizdeki sesleri karşılamakta çok yetersizdir. Örneğin vav  (V) harfi hem v olarak hem de o, ö, u, ü olarak okunabilir. Seslerin kimisi yok iken kimisi de birden fazladır.

Bunların kitap harfi olarak yazılışı başkadır, el yazısı ile yazılışı başkadır.

Osmanlı arşivi yüzde 90 el yazılı eserlerden oluşur. Hele devlet arşivi tamamen el yazısına dayanır. Bu el yazıları da kufî, rıka, nesih, sülüs, talik, divanî  gibi altı ayrı tarzda yazılabilir. Yine devlet yazışmalarında kullanılan divanî bile üç ayrı biçimde yazılmıştır.

Bir harf, diyelim ki “h” harfi, kelimenin başında ayrı, ortasında ayrı, sonunda ayrı yazılabilmektedir. 

Çok daha önemlisi, aynı harflerle yazılan bir sözcük yerine göre öyle yerine göre böyle okunmaktadır. Şimdi size onlardan çok basit bir Osmanlıca kelime yazalım:

ﻜ ﻮ ﺮ

Buradaki 3 harf, sağdan sola doğru şunlardır: kef, vav , r. Yani k, v, r.

Şu Osmanlı hayranları okusunlar bakalım. Ne yazdık oraya?

Bu kelime, Osmanlı arşivindeki metinlerde göre yerine göre “kör”, yerine göre “gür (bol)”, yerine göre “gür (ünlem/ses)”  yerine göre “gor (mezar)”,  ve yerine göre de “gever (su arkı)” olarak okunabilmektedir.

Yani Osmanlıca okumak için harfleri bilmek yetmez; o dil içine girmiş olan Arapça ve Farsça’ya ve eski Türkçe sözcüklere ait derin bilginizin olması gerekir. 

KURALSIZ BİR ALFABE

Üstüne üstlük, eski yazıda imla bilgisi yoktur. Nokta, virgül bulunmaz. Bir kelimenin hatta bir cümlenin nerede başlayıp nerede bittiğini göremezsiniz, ancak okuduktan sonra çıkartırsınız ki bu hem  zordur hem de zaman yitirtir.

Türkçe için yetersiz olan bu alfabeyi anlaşılır kılmak için son dönemde harflerin üstüne-altına bir takım özel işaretler konulmuştur. Ama belirtelim ki Osmanlı arşivlerinde bulunan metinlerde bu işaretler az kullanılmıştır. O nedenle Osmanlı arşivlerindeki belgeleri okuyacak uzmanlar, ancak uzun bir eğitimle yetiştirilebilmektedir.

Mezar taşlarına gelince… Onları okumak daha da zordur. Çünkü orada harfler iç içe geçirilerek bir tablo yapılmıştır. Arap harflerini öğrenmekle, Osmanlı belgelerini ve mezar taşlarını okumanız mümkün değildir. Bunun için önce o kültüre ait dili, tarihi, edebiyatı, terimleri iyi bilmeniz gerekir. Bir de Arapça’daki her kelimenin şekilden şekle girdiğini bilmelisiniz. Örneğin şekl kelimesi, yerine göre eşkal, yerine göre teşkil, teşekkül, teşkilat biçimlerine girer. Farsça da başka zorluklar barındırır. Bu dillerden Osmanlıca’ya geçmiş olan tamlamalar da ayrı bir teknikle okunur. 

Bu yüzden artık tarihe karışmış olan özel bir dili bugün genele öğretmeye kalkışmak, boş, çok pahalı bir girişimdir. Bunun altında yatan gerçek tarihe saygı değil, tarih üzerinden siyaset yaparak halkı kandırarak oyunu almaya çabalamaktır.

Osmanlı’dan kalma sarayların yerine otel yaptıranlar; arşiv belgelerini balyalar halinde kâğıt fabrikalarına satıp hamur yaptıranlar, Osmanlı Başkenti İstanbul’daki Osmanlı ruhunun üstüne beton dökerek ve üstüne de AVM denilen kazıklar çakarak öldürenlerin Osmanlılıktan söz etmesi kadar acınacak  bir durum olamaz. 

 

 

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA