Süleyman Yağız / Gazeteci / Yazar

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Süleyman Yağız / Gazeteci / Yazar

REFİK YOKSULABAKAN’IN “GÖLGEDEKİLER”İ

27 Haziran 2015 Cumartesi 18:52

Edebiyatımızda “toplumcu gerçekçi” akımın çok önemli bir yeri vardır.

Şiirde Nazım Hikmet, hikâyede Sabahattin Ali, romanda Orhan Kemal, "toplumcu gerçekçiliğin" en önde gelen isimleridir.
Bu üç isim de -çok yeni kuşaklarımız hariç- hemen herkes tarafından bilinir.
Ancak, bu üç isme eklediğimiz bir dördüncü isim vardır ki, onu da bilenimiz çok azdır.

O isim, Asım Bezirci'dir.

Bezirci de "toplumcu gerçekçiliğin", "eleştiri"deki en önde gelenidir.
Ancak edebiyat eleştirmenleri, yakından izleyenlerin dışında pek tanınmazlar.

Bu durum, ne yazık ki, Asım Bezirci için de geçerlidir.
Asım Bezirci ile 70’li, 80’li yıllarda ağabey-kardeş ilişkimiz oldu.

Dolayısıyla Bezirci’nin hem kişiliğini, hem de eleştirmenliğini çok iyi biliyorum.
Asım Ağabey'in meslekî yaşamı muhasebecilikti…

Eleştirmenliğini de “düzgün muhasebeci titizliği”yle yapıyordu.
                                                           ***
Elimde bir kitap var... Kısa öykülerden oluşuyor...

Yazarı, 70'li yıllardan beri tanıdığım, değerli dostum ve meslektaşım Refik Yoksulabakan...

Yoksulabakan, hak ettiği ölçüde tanınan biri değil…

Ama zaten, edebiyatla uğraşmak; tanınır şair, tanınır hikâyeci, tanınır romancı ve tanınır eleştirmen olmak kolay bir iş değil…

Bakınız, “toplumcu gerçekçi” akımın en önde gelen eleştirmeni Asım Bezirci bile, çok sayıda kitabı olmasına karşın yeterince tanınmıyor.
Bugün biraz tanınıyor ise, ne yazık ki, evet, ne yazık ki, eleştirideki ustalığından çok, Sivas/Madımak'ta yakılanlar arasında bulunuyor olması nedeniyledir.
                                                                      ***
Hikâyelerinden birini Asım Bezirci üstada armağan eden Refik Yoksulabakan da yeterince tanınmamasına karşın kayda değer, usta işi öyküler yazan biridir.
Onun yeterince tanınmamasının en önemli nedenlerinden biri ürünlerini ortaya koymada çekingen davranmasıdır.
Tabii, başka nedenleri de var...
Bunun en başta geleni ise uğradığı sürgündür.
Yoksulabakan, eski bir TRT'cidir... 12 Eylül sürecinde, İstanbul'daki görevinden alınıp hiç ilgisi olmadığı yerlerde görevlendirilmiştir.
Dolayısıyla yaşamının seyri değiştirilmiş, zorlaştırılmış; işyeri odaklı mücadeleye icbar edilmiştir.
O süreç yaşanmamış olsaydı, Refik Yoksulabakan da daha huzurlu bir ortamda öykülerini yazmaya devam etmiş ve bugün daha tanınmış öykücülerimiz arasındaki yerini almış olurdu.
                                                                 ***
Evet, Refik Yoksulabakan usta bir öykücü...
Toroslar’dan İstanbul’a uzanan bir kesitte karışık bir demet sunuyor, kitabında...
Yormayan, kısa, hoş tümceleri; abartısız tasvirleri; soran, sorgulayan bir üslubu; kendi ifadesiyle "kavgacı" değil ama "savaşkan" bir tarzı var...
İşçi... İşçi-genç ilişkisi... Sendika... Sınıfsal değerlendirmeler...

Beton yığınına dönüşen ucube yapılar, çarpık kentleşmeler…

Ve bunların getirdiği sorunlar…

Bütün bunlar, Yoksulabakan’ın özel ilgi alanlarını oluşturuyor…

Üslubu, tarzı; zaman zaman "toplumsal gerçekçi" bir yere, ama daha çok da "toplumcu gerçekçi" bir çizgiye oturuyor...
Kendisi de zaten, üslubu için, "kavgacı değil ama savaşkan" ifadesini kullanıyor...
Şiir tadında bir dili var… Adeta konuşur gibi yazıyor...
Öykülerini okurken, sanki o, kulağınıza suflörlük yapıyormuş gibi hissediyorsunuz...
Zaman zaman “mizah”a da yer veriyor...
Hemen belirteyim ki, mizah çok kolay bir iş değil… Ama o, bu işi ustalıkla başarıyor...
Üslubu kolay anlaşılır bir tarzda, ama kesinlikle basit değil...
Öykücü Nazmi Bayrı, kitabın arka kapağında şöyle diyor:
“Dil, kurgu, konu, karakterler öyküsel bir bütünlük taşırken, kişilerin çıkmazında toplumsal olana ayna tutuyor... Dilin kurgusal ve şiirsel örgüsü öyküler boyunca birlikte gelişiyor.”
                                                                      ***
Refik Yoksulabakan, öykülerinin altına yazdığı tarihleri de not etmiş... İyi de etmiş... Çünkü insan, öyküleri okurken hangi zaman dilimini içerdiğini de öğrenmiş oluyor, böylelikle...
"Kara Delikler" adını taşıyan öyküsünün altına ise 12 yıl aralıklı iki tarih yazmış, sonra da, "Fark eder mi?" diye not düşmüş...
Çünkü bu öyküsü iki bölümden oluşuyor; Hrant Dink'in öldürülmesiyle o olaydan 12 yıl önceki başka bir olay irtibatlandırılıyor.

Sadece etnik kökeninden ötürü, -ayrıntıları henüz tam olarak aydınlatılamayan- bir cinayete kurban edilen Hrant Dink’i, vurulduğu yerde “delik ayakkabılı” hâliyle yatarken anımsıyoruz.

Ve onun medyaya düşen bu fotoğrafının hemen herkesi şaşırttığını da anımsıyoruz.

Yoksulabakan da ona gönderme yapıyor...

"Uzayda olduğu söylenen kara delikler değil bunlar" diyerek de dokunduruyor.
                                                                         ***
Yoksulabakan, kitabına da adını verdiği, "Gölgedekiler" adlı öyküsünü ise "Sevgili Asım Bezirci'nin anısına" diye sunuyor...

Kitabın en uzun öyküsü de bu... Çok da eski bir öykü...

1975'te, yâni, tam 40 yıl önce yazılmış...

Tam da "toplumcu gerçekçi" bir hikâye...

Teslimiyet yok, bir karşı koyuş, bilinçli bir direniş var...

"Toplumcu gerçekçi" eleştirinin simge ismi olan Asım Bezirci'nin anısına da cuk oturmuş...
Kutlarım...
Başka...
Çok güzel öyküler var...
Okunmasını tavsiye ederim...

-----------
Kitabın Edinme Adresi:

Broy Yayınevi
Cağaloğlu, Ankara Cd., Pamir Han, 22/14
Sirkeci-Fatih/İstanbul
Cep Tel: 0536 962 12 58
E-posta: seyyitnezir@yahoo.com

 

-Ayrıca, kitapçılardan ve kitap satış sitelerinden de edinilebilir.

Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.
Yazılım: CM Bilişim - Tasarım: INVIVA